Koyu Camlı Siyah Araba

Bazen küçük bir sokakta yaşanan basit bir trafik sıkışıklığı, aslında koca bir toplumun nasıl işlediğini anlatır. Hatta “işlemediğini” demek daha doğru olabilir. Çünkü bazı anlarda gördüğümüz şey yalnızca yolun tıkanması değildir; aklın, mantığın, vicdanın, sorumluluğun ve birlikte yaşama kültürünün de nasıl tıkandığını görürüz.

Dar bir sokakta ilerlediğinizi düşünün. Gidiş geliş kullanılan, iki aracın yan yana geçmesine ancak izin veren o klasik şehir sokaklarından biri. Böyle bir yolda giderken, bir noktada önünüzde siyah, koyu camlı bir araç görürsünüz. Araç sizin yönünüzde yola bırakılmıştır. Park etmiş demek zordur. Çünkü park etmek, yalnızca arabayı durdurmak değildir. Park etmek, başkasının geçişini, hakkını, zamanını ve güvenliğini hesaba katarak durmaktır. Bu araç ise park edilmemiştir, bırakılmıştır. Öylece, umursamazca, sanki yol onunmuş gibi.

Önce beklersiniz. Karşıdan araçlar gelmektedir. Bir araba geçer, arkasından bir başkası gelir, sonra bir başkası daha. Siz siyah aracın arkasında durur, sürücüsünün gelmesini beklersiniz. Belki yakınlardadır diye düşünürsünüz. Belki birazdan çıkar. Belki camdan biri seslenir. Siz beklersiniz. Çünkü medeni insan önce bekler. Çünkü karşı şeride çıkmak istemez. Çünkü bir sorun varsa onu büyütmeden çözmeye çalışır.

Ama bir noktadan sonra beklemek de çözüm olmaktan çıkar. Arkada araçlar birikmeye başlar. Artık size yüklenen bir görev vardır. Arkanızdaki sabrı taşmış sürücüler yanınızdan her araç geçtiğinde çıkmanız için korna çalmaya başlarlar. Karşıdan gelen trafikte kısa bir boşluk görürsünüz. Bakarak, dikkat ederek, biraz da mecburen direksiyonu sola kırarsınız. Siyah aracın yanından çıkmaya çalışırsınız. Tam o sırada karşıdan bir araç gelir. O da kendi yolunda ilerlemektedir. Siz de artık karşı şeridin içindesinizdir. İkiniz karşı karşıya kalırsınız. Ne siz rahatça geçebilirsiniz ne o. Yol tıkanır. Birkaç saniye içinde olayın merkezi değişir. Artık konu, yolu tıkayan siyah araç değildir. Konu sizsinizdir. Karşıdan gelen sürücüdür. Kimin haklı olduğu, kimin beklemesi gerektiği, kimin yol vermesi gerektiği konuşulmaya başlanır.

Siz dersiniz ki, “Ben bekledim, bekledim, mecbur kaldım.” O der ki, “Yol benimdi, sen bekleyecektin.” Siz dersiniz ki, “Bakarak çıktım, sen de yavaşlayabilirdin.” O der ki, “Ben kendi yolumda gidiyordum.” Siz onun bilerek gaza bastığını düşünürsünüz. O sizin aceleci davrandığınızı düşünür. Sesler yükselir. El kol hareketleri başlar. Arkadan korna sesleri gelir. Birileri arabasından iner. Herkesin bir fikri vardır. Kimi sizi haklı bulur, kimi karşı tarafı. Kimi yalnızca kavganın büyümesini izler. Kimi telefonunu çıkarır. Kimi “memleketin hali bu” diye söylenir. Kimi de hiçbir şeye çözüm üretmeden yalnızca gürültüye gürültü ekler.

Birkaç dakika önce tek sorun, yolun ortasına bırakılmış bir araçken, şimdi ortada çok daha büyük bir karmaşa vardır. Trafik kilitlenmiştir. İnsanlar gerilmiştir. Belki hakaretler edilmiştir. Belki itişme kakışma başlamıştır. Belki olay daha da büyümüştür. Ama tuhaf olan şudur: Bütün bu tartışmanın içinde, herkes birbirine bakarken, kimse dönüp o siyah araca bakmaz. Oysa ilk taşı oraya o atmıştır. Akışı bozan odur. Sizi karşı şeride çıkmaya zorlayan odur. Karşıdan gelen sürücüyle sizi burun buruna getiren odur. Ama sahnede siz varsınızdır. O araç ise sessiz, sahipsiz, yüzsüz ve sorumsuz bir şekilde orada durmaya devam eder.

Sonra polis gelir. Tutanak tutulur. Belki siz karakola gidersiniz, belki karşıdaki sürücü gider, belki ikiniz de ifade verirsiniz. Herkes kendi açısından haklıdır. Siz yeterince beklediğinizi söylersiniz. O yol hakkının kendisinde olduğunu söyler. Siz mecbur kaldığınızı anlatırsınız. O sizin karşı şeride usulsüzce çıktığınızı söyler. Zaten hayatın en karmaşık taraflarından biri de budur. Aynı olayda iki insan da kendi açısından haklı olabilir ve bu durum, o olayı doğuran temel yanlışın görülmesini engelleyebilir. Çünkü burada tartışmanın iki tarafı da gerçek failin mağdurudur.

O siyah araca da eninde sonunda bir ceza yazılır. Belki çekici gelir ve araç kaldırılır. Yol açılır. Trafik yeniden akmaya başlar. Ama artık olan olmuştur. Çünkü o araca yazılan yanlış park cezası, yarattığı kaosu karşılamaya yetmez. Sadece kapladığı alanın cezası kesilir; çaldığı zamanın, yarattığı trafiğin, büyüttüğü öfkenin, bozduğu huzurun, yarattığı kavganın, insanların birbirlerine olan güvenini biraz daha aşındırmasının cezası kesilmez. Oysa bazen bir ihlal yalnızca bir kural ihlali değildir. Bazen küçük gibi görünen bir sorumsuzluk, başkalarının hayatında büyük bir dalga yaratır.

Bu sahne, yalnızca bir trafik hikâyesi değildir. Bu, toplumun birçok alanda içine düştüğü yanılgının çok basit ama çok güçlü bir görüntüsüdür. Çünkü biz çoğu zaman önümüze çıkan kişiyle kavga ederiz. Karşımızdaki insan görünür olduğu için, öfkemizi ona yöneltiriz. Ses çıkaran odur. Cevap veren odur. Bize bakan, bize itiraz eden, bizimle aynı dar alanda sıkışan odur. Oysa bizi oraya sıkıştıran kişi belki de sahnede değildir. Çoktan kenara çekilmiş, sorumluluğunu başkasının üzerine bırakmış, yarattığı gerginliği uzaktan izlemeye başlamıştır.

Hayatta da böyle olmuyor mu zaten? Birileri yolu tıkıyor, başkaları birbirine giriyor. Birileri görevini yapmıyor, vatandaş gişedeki memurla kavga ediyor. Birileri sistemi yanlış kuruyor, müşteri çağrı merkezi çalışanına bağırıyor. Bir yönetici karar almıyor, ekipler birbirini suçluyor. Bir kurum sorumluluk üstlenmiyor, insanlar kendi aralarında düşman oluyor. Bir ailede biri üzerine düşeni yapmıyor, kardeşler birbirine giriyor. Bir mahallede biri kural tanımıyor, komşular yıllarca birbirine selam vermiyor. Büyük yapılarda da küçük ilişkilerde de aynı şey yaşanıyor: Sorunun kaynağı çoğu zaman görünmez kalıyor, sorunun sonucu ise insanların birbirine yönelmiş öfkesi olarak ortaya çıkıyor.

İş hayatında bu sahne çok sık kurulur. Bir üst yönetici net karar almaz, önceliği tarif etmez, yetkiyi kime verdiğini söylemez. Sonra satış operasyonu suçlar, operasyon finansı, finans sahayı, saha merkezi. Toplantı odasında herkes kendi haklılığını anlatır. Kimin işi aksattığı, kimin geç kaldığı, kimin sorumluluk almadığı tartışılır. Oysa çoğu zaman kavganın kökünde, yolun ortasına bırakılmış bir belirsizlik vardır. Kararı vermesi gereken kişi, koyu camlı aracını organizasyonun tam ortasına bırakmış ve kenara çekilmiştir.

Bazen de sorun yanlış kurulmuş bir sistemdir. Süreç tasarlanmamıştır, görev tanımları net değildir, onay mekanizması belirsizdir. Bir çalışan müşteriye söz verir, başka bir ekip o sözü yerine getiremeyeceğini söyler, üçüncü ekip arada kalır. Sonra bu insanlara “iletişim probleminiz var” denir. Halbuki bazı iletişim problemleri, aslında iletişim problemi değildir. Kötü tasarlanmış yolun, yanlış çizilmiş şeritlerin ve ortada bırakılmış sorumlulukların doğal sonucudur.

Bir başka örnek de performans baskısında görülür. Şirket bir yandan hız ister, bir yandan hata istemez. Bir yandan maliyeti düşür der, bir yandan müşteri deneyimi mükemmel olsun ister. Hedefler birbirine çarpar ama bu çarpışmanın hesabı hedefleri koyanlardan değil, hedeflerin arasında sıkışan ekiplerden sorulur. İnsanlar birbirini yavaş, dikkatsiz, pahalı, aceleci ya da tutucu olmakla suçlamaya başlar. Oysa asıl sıkışıklık, aynı anda birbirini boğan beklentileri sisteme koyup sonra geri çekilen yönetim anlayışından doğmuştur.

Böyle anlarda yöneticinin, daha doğrusu liderin sorumluluğu yalnızca tartışan tarafları sakinleştirmek değildir. Elbette sesleri düşürmek, saygı sınırını korumak, insanların birbirini daha fazla yaralamasını engellemek gerekir. Ama sadece bunu yapmak, dar sokakta karşı karşıya kalmış iki sürücüye “sakin olun” demekten ibarettir. O an için gürültü azalabilir, insanlar arabalarına geri dönebilir, toplantı odasında tansiyon düşebilir. Fakat yolun ortasındaki koyu camlı araç hâlâ oradaysa, aynı sıkışıklık biraz sonra başka iki insan arasında yeniden yaşanır.

Liderin bakması gereken yer, sadece kavganın çıktığı nokta değildir; kavganın doğduğu yerdir. Kim belirsizlik yarattı? Kim sorumluluğu ortada bıraktı? Kim karar almadı? Kim yetki verdi ama sınır çizmedi? Kim kendi rahatını, sistemin akışından ve insanların emeğinden daha önemli gördü? Lider bu soruları sormadan yalnızca tarafları susturuyorsa, sorunu çözmüş olmaz. Sadece kaosun sesini kısmış olur. Gerçek liderlik, tartışanları azarlamakta değil, tartışmayı doğuran sorumsuzluğu bulup ortadan kaldırmaktadır.

O koyu camlı siyah araba yalnızca bir araba değildir. Bir zihniyettir. Bir kötü karakterdir. Hatta belki daha doğru ifadeyle, bir vicdansızlıktır. “Ben işimi görürüm, gerisi beni ilgilendirmez” diyen anlayışın metalden yapılmış halidir. Başkasının zamanını, hakkını, güvenliğini ve huzurunu hesaba katmadan yaşayan insan tipinin dört tekerlekli sembolüdür. O insan bağırmaz. Tartışmaya girmez. Korna çalmaz. Hatta çoğu zaman yüzünü bile göstermez. Sadece yolu kapatır ve gider. Geri kalan herkes onun bıraktığı boşlukta birbirine çarpar.

Daha da acı olan tarafı da şudur: Bu tür insanlar bazen yarattıkları sorunun sonucundan kazanç da sağlar. Düşünün, yolu kapatan kişi belki de bir avukattır. Siz karşıdaki sürücüyle kavga ettikten ve karakolluk olduktan sonra gelir ve size “İsterseniz davanızda yardımcı olurum, bence siz haklıydınız” der. Belki doktordur; siz kavga sırasında yaralanırsınız, sonra onun muayenehanesine gidersiniz. Belki kaportacıdır; araçlar birbirine sürter, tamir için yine ona muhtaç kalırsınız. Bu örnek biraz kara mizah gibi görünebilir ama hayat bazen tam da böyle işler. Bazı insanlar yalnızca sorunu yaratmaz; sonra o sorunun piyasasından da faydalanır. Önce yolu tıkar, sonra tıkanan yolun etrafında oluşan öfke, zarar, dava, tedavi, tamir ve çözüm arayışından payını alır.

Şirketlerde de bunun daha rafine, daha kurumsal görünen örnekleri vardır. Bir kişi bilerek ya da bilmeyerek süreci karmaşıklaştırır, bilgiyi kendinde tutar, işleri kendi üzerinden geçecek şekilde tasarlar, ekipleri birbirine bağımlı ama birbirinden habersiz bırakır. Sonra sistem tıkandığında, herkes panik içindeyken ortaya çıkar ve “ben hallederim” der. Gerçekten de halleder. Çünkü zaten düğümün nerede olduğunu en iyi o bilmektedir. Hatta çoğu zaman düğümü atan da odur. Böylece sorunu çözen kişi gibi görünür; oysa biraz daha dikkatli bakıldığında, çözdüğü şey kendi yarattığı kaostur.

Bu insanlar kurum içinde zamanla vazgeçilmez gibi algılanmaya başlar. Her kriz anında aranırlar. Her tıkanıklıkta onların kapısı çalınır. Herkes “o olmasa bu iş yürümez” diye düşünür. Halbuki sağlıklı bir sistemde hiçbir iş tek bir kişinin karanlık bilgisine, kişisel ilişkisine, kapalı devre kontrolüne veya bilinçli olarak yarattığı karmaşaya muhtaç olmamalıdır. Bazen kahraman gibi görünen kişi, aslında yangını söndüren itfaiyeci değil; kibriti çakıp sonra hortumu elinde tutan kişidir.

İster trafikte ister iş hayatında ister özel ilişkilerde olsun, sonuç çoğu zaman değişmez.

Toplum olarak belki de en çok burada yanılıyoruz. Sonuca bakıyoruz, kaynağı kaçırıyoruz. Kavga edene bakıyoruz, kavgayı mümkün hale getireni görmüyoruz. Bağıranı duyuyoruz, sessizce yolu tıkayanı duymuyoruz. Önümüzde duran insana kızıyoruz, bizi onunla karşı karşıya getiren düzeni sorgulamıyoruz. Böyle olunca da aynı kavga tekrar tekrar yaşanıyor. İnsanlar değişiyor, sokaklar değişiyor, araçlar değişiyor, ama koyu camlı araba başka biçimlerde karşımıza çıkmaya devam ediyor.

Bazen bu araba bir yönetim zaafıdır. Bazen denetlenmeyen bir güçtür. Bazen görevini yapmayan bir kurumdur. Bazen yalnızca kendi konforunu düşünen bir mahluktur. Bazen haksız kazançtır. Bazen kötü kurulmuş bir sistemdir. Bazen “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” rahatlığıdır. Bazen de herkesin bildiği ama kimsenin adını koymadığı o meşhur vicdansızlıktır. Her defasında yolun bir yerine bırakılır ve geri kalan herkes onun etrafında birbirine girer.

Bu yüzden böyle anlarda insanın kendine sorması gereken soru, yalnızca “Ben haklı mıyım?” olmamalı. Haklı olmak önemlidir elbette, ama özellikle böyle zamanlarda sorunu çözmeye yetmez. İnsan şunu da sormalı: “Ben şu anda gerçekten kiminle kavga ediyorum? Karşımdaki kişi benim düşmanım mı, yoksa benimle aynı tıkanmış yolun içinde kalan başka bir insan mı? Benim öfkem doğru yere mi gidiyor, yoksa gerçek sorumluyu görünmez kılan daha büyük bir oyunun parçası mı oluyorum?”

Bu sorular kolay sorular değil. Çünkü öfke hızlıdır, mantık daha yavaş çalışır. Öfke hemen bir hedef ister. Mantık kaynağı arar. Öfke suçlamayı sever. Mantık “bu duruma nasıl geldik?” diye düşünür. Öfke kalabalığı büyütür. Mantık kalabalığın ortasında bir adım geri çekilip bakmayı gerektirir. Zaten olgunluk da biraz burada başlar. Önümüze ilk çıkanı suçlamak yerine, yolu kimin tıkadığını görebildiğimiz yerde.

Bir toplumun birlikte yaşama kalitesi, sadece kurallara uyan insanların sayısıyla değil, kural ihlalinin yarattığı gerçek zararı ne kadar doğru okuyabildiğiyle de ilgilidir. Yanlış yere park eden bir araca sadece trafik cezası yazmak teknik olarak doğrudur, ama bazen ahlaki olarak eksik kalır. Çünkü o araç yalnızca asfaltın bir bölümünü işgal etmemiştir; başkalarının hayat alanını da daraltmıştır. Başkasının zamanını yok saymıştır. Başkasının sabrını tüketmiştir. Başkasının güvenliğini riske atmıştır. Daha önemlisi, hiç tanımadığı insanları birbirine düşürmüştür.

Belki de bu yüzden en başa, o küçük sokağa dönmek gerekir. Korna seslerinin, bağırışların, el kol hareketlerinin, haklılık iddialarının biraz gerisine. O siyah, koyu camlı araca. Çünkü orada duran şey sadece yanlış park edilmiş bir araç değildir. Orada duran şey, “benim rahatım başkasının hakkından önemlidir” diyen anlayıştır. Toplumun akışını tıkayan da çoğu zaman budur. Gürültü yapanlar değil, sessizce yolu kapatanlar. Tartışanlar değil, tartışmayı mümkün hale getirenler. Kavganın içinde görünenler değil, kavganın sebebini yaratıp sonra ortadan kaybolanlar.

Ve belki de en acı görüntü şudur: Biz aşağıda birbirimize bağırırken, gerçek fail yukarıdan bizi izliyordur. Elinde çay, önünde çekirdek, yüzünde hafif bir gülümseme. Büyük ihtimalle kendini suçlu bile hissetmiyordur. Çünkü vicdanı olmayan insan, yarattığı kaosu kendi davranışının sonucu olarak görmez. Ona göre herkes abartmıştır. Herkes fazla sinirlenmiştir. Herkes birbirine girmiştir. O sadece arabasını “iki dakikalığına” bırakmıştır.

Oysa bazı “iki dakikalar”, bir toplumun bütün ahlak sistemine ayna tutar.

bayErgin

'Ancora Imparo'

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski